Bugun...
Geç mi Kaldık?


Ruşen Nilay Gürsel
rusennilay@hotmail.com
 
 

Çok sevdiğin memleketinde erken yaşlanmak. Ne demektir bilirsiniz.
Yaşadığım coğrafyayı, memleketimi seviyorum. Ama kalmak bu çok sevdiğim yerde, tedirgin ediyor beni. Kendimi geçiyorum; hadi ben bir şekilde idare ederim diye. Çocuğum düşüyor aklıma. Hoş aklımdan çıktığı da söylenemez ya. “O ne yapacak” diye düşünürken buluyorum kendimi sık sık. Birçoğunuzun da aynı endişeyi yaşadığını biliyorum. Belki de buna inanmak istiyorum, bilmiyorum. 
Çocuğumu sağ salim büyütecek miyim endişesi hasıl olduğunda, kendinizi düşünmeye başlıyorsunuz. Hani henüz büyütemeden elinizde olmayan bir nedenle onu bırakıp bu dünyayı terk etme fikri, ne kadar kovalasanız da, arada bir aklınıza düştüğünde. Sağ salim büyütebilecek miyim? Ya da eğitimini başarıyla tamamlamasını sağlayabilecek miyim? Veya eğitimini tamamladıktan sonra ona gerekli koşulları sağlayabilecek miyim? Bunlar belli başlı kaygılar. Hele bir de bu süreçte yaşanacak, bütün hayatıyla ilgili kaygıları burada sıralasam, bana birileri tarafından paranoid şizofreni teşhisi konulması işten değil. 
Hani kalmak tedirgin ediyor dedim ya, gitmek… O tedirgin etmiyor mu düşününce. Bu belki daha da fazla tedirgin ediyor. İşte biz buna sıkışmışlık hissi diyoruz. Kapana kısılmış olma hissi. Bunu yaşamak, çaresiz hissetmek yoruyor insanı. İşte bu yüzden söz ediyorum erken yaşlanma hissinden. 
Bu kadar sevdiğin bir yerde, doğup büyüdüğün topraklarda yaşadığı bu his dokunuyor insana. Örneğin elinden geleni yapıp hayatını idame ettirmekte zorlanmak… Çevrendeki insanların mutsuzluğu… Karar vermeye çalışırken sürekli aklında, “En kötü karar, kararsızlıktan evladır” cümlesini evirip çevirmene rağmen bu kadar zorlanmak, korkmak… Çevrendeki bilen bilmeyen herkesin kararlarına çomak sokması… Senden daha kötü durumda olan insanların varlığının farkında olmak ya da daha iyi durumda olanların… Ağzınla kuş tutsan bile başarısızlıkla suçlanmak… Hayata mümkün olduğunca erken başlamak ve geç kaldıysan da bunun eksikliğini, bunun hayatından çok şey götürmüş olabileceği ihtimalini hep içinde bir yerlerde hissetmek… Geç kalmışlık, kaçırmışlık hissi… 
Bunların hepsi erken yaşlanmamıza; en azından ruhumuzun erken yaşlanmasına ve bezginlik hissine yol açıyor bana göre. Sonra da gelsin depresyonlar gitsin bunalımlar. Kimi zaman da umut geliyor çöküyor yüreğimize; ama sanki çok uzun soluklu olmuyor yolculuğumuz. Bir sonraki umudu beklemeye başlıyoruz dört gözle.  
Hani bir filmde şöyle bir replik vardı ya. O geldi aklıma bunları yazarken; “Bir yeri seviyorsan orası dünyanın en güzel yeri; ama sevmiyorsan, orası dünyanın en güzel yeri değil.” Biz seviyoruz sevmesine memleketimizi de, daha az yıpranmak, yaşlanmak istiyoruz, aksine umutla dolup taşmak istiyoruz. İnsanız ne de olsa. İnsan umutları olmadan, amaç edinemez, amacı olmadan da yaşamın anlamını yitirir. Ne demiş Fransız yazar Andre Maurois; “İhtiyarlık denen şey, beyaz saçlardan ve yüz buruşukluğundan ziyade, artık geç kalındığı, oyunun oynanmış olduğu ve bundan sonra, sahnenin başka bir nesle ait olduğu duygusunu hissetmektir.”



Bu yazı 515 defa okunmuştur.

YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANAN HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR

Konyaspor ligi kaçıncı sırada tamamlar?


YUKARI